DEMOKRASİ VE ÇEVRE/ Prof. Dr. Çağatay Güler

 Demokrasi ile çevre arasında doğrudan ve güçlü bir ilişki vardır. Bilimsel çalışmalar ve ekoloji politikaları, “çevresiz bir demokrasi” veya “demokrasisiz bir çevrenin” sürdürülebilir olmadığını göstermektedir.

Demokrasi ile çevre arasındaki temel bağlantılar şunlardır:

1. Karar Alma Süreçlerine Katılım

Halkın Söz Hakkı: Demokratik rejimlerde halk, kendi yaşam alanını etkileyen maden projeleri, enerji yatırımları veya imar kararları gibi konularda bilgi edinme, toplantılara katılma ve itiraz etme hakkına sahiptir.

Şeffaflık: Çevresel verilerin (hava ve su kalitesi, oransal kirlilik vb.) Şeffaf bir şekilde paylaşılması, demokratik yönetimlerin temel gerekliliklerindendir.

2. Sivil Toplum ve İfade Özgürlüğü

Çevre Hareketi: Eylemler yapabilen çevreci sivil toplum kuruluşları (STK’lar), bağımsız medya ve hukuki itiraz yolları ancak demokratik ortamlarda var olabilir ve seslerini duyurabilir.

Hak Arama Özgürlüğü: Çevre kirliliğine veya ekolojik tahribata karşı mahkemelere başvurabilmek, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığıyla doğrudan ilişkilidir.

3. Bilimsel Çalışmalar ve Veriler

Akademik araştırmalar (örneğin Türkiye üzerine yapılan ekonometrik analizler), demokrasi düzeyi, ekonomik büyüme ve çevre unsurlarının karşılıklı olarak birbirini etkilediğini ortaya koymaktadır.

Güçlü demokratik kurumlara ve çevre adaletine sahip ülkelerde, doğal kaynakların korunması ve sürdürülebilir kalkınma politikalarının hayata geçirilme ihtimali daha yüksektir

İktidar sahiplerinin doğayı dizginleme, ona hükmetme ve kendi ekonomik-siyasi çıkarları doğrultusunda şekillendirme arzusunun sonucu, doğanın insan eliyle yıkıcı bir “yapay afete” dönüştürülmesidir. İstanbul’da Ekim 2026’da yaşanan ve metrekareye 240 kilogramı aşan tarihi rekor yağışların yol açtığı trajik sel ve taşkınlar, bu kibirli arzunun somut ve ağır bir faturasıdır.

1. Geçirimsiz Yüzeyler ve “Sünger Kent” Özelliğinin Kaybı

Doğayı betonla evcilleştirebileceğini düşünen yönetim anlayışı, toprağın suyu emme yeteneğini tamamen yok etmiştir. Normal şartlarda yağan yağmurun büyük kısmı toprak tarafından emilirken, İstanbul genelindeki vahşi betonlaşma nedeniyle yağışın %90’ı toprağa sızamadan doğrudan yüzey akışına geçmektedir. Kent, suyu tutan bir “sünger” olmaktan çıkmış; asfalt ve betondan oluşan devasa bir kaydırağa dönüşmüştür.

2. Dere Yataklarının İmara Açılması ve “Derenin İntikamı”

İktidar odaklarının ranta ve dikey yapılaşmaya alan açmak için dereleri “ıslah etmek” adı altında dar kanallara hapsetmesi veya üzerini kapatması taşkınların ana nedenidir. Son felakette en ağır hasarı alan Ayazağa, Kemerburgaz, Cendere ve Kağıthane gibi bölgelerin ortak özelliği, tamamının dere yatağı olmasıdır. Su, yüzyıllardır aktığı doğal yolları lüks rezidanslar, AVM’ler ve yollarla kapatılmış bulunca, eski yatağını zorla geri almakta ve “su topraktan hakkını acı hissettirerek” tahsil etmektedir.

 

Müdahale Türü

Siyasi/Ekonomik Motivasyon

Doğal Sonuç (İstanbul Örneği)

Dere Yataklarını Kapatmak

Arsa üretmek, lüks projelere ve AVM’lere alan açmak

Suyun geri basarak evleri, iş yerlerini ve alt geçitleri yutması.

Kuzey Ormanları ve Havza İmarı

Mega projeler (Havalimanı, otoyollar, Kanal İstanbul güzergahı)

Yağmur suyunu tutacak ağaç ve yeşil alan kalmaması, kentin kırılganlaşması.

Sürekli İmar Afları

Seçim dönemlerinde oy kaygısı ve finansman sağlama

Mühendislik ve taşkın risk haritalarından yoksun, güvensiz kentleşme.

3. Sorumluluğu İklim Değişikliğine Atma Kolaycılığı

Doğaya hükmetme iddiasındaki siyasi iradeler, kriz anlarında sorumluluktan kaçmak için suçu sıklıkla “küresel iklim değişikliği” ya da “El Nino” gibi küresel faktörlere yükler. Oysa uzmanların da belirttiği gibi, yağmur doğaldır ancak afet insan yapısıdır. Benzer Akdeniz havzalarında çok daha büyük yağışlar şehir planlaması sayesinde afete dönüşmezken, İstanbul’da en ufak sağanakta altyapının felç olması meteorolojik değil, kentsel planlama ve çevre yönetimi hatasıdır.

Sonuç olarak; siyasi iktidarların doğayı kendi sınırlarına zorlama politikası, doğayı dizginlemek bir yana dursun, kentleri yönetilemez, can güvenliğinin kalmadığı kırılgan açık hava havuzlarına dönüştürmüştür.